krdnzdn

25 Kasım 2011 Cuma

Karadeniz'in süslü inekleri



Karadeniz insanı, sütü ve süt ürünleri elde etmek için beslediği hayvanlarını da kendisi kadar düşünen insanlardır. Hele kadınlar, onların inekleri  süslemek için dokuduğu, aldığı, taktığı takılar, hayvanlara ne kadar  sevgi beslediğinin ne kadar saygı gösterdiğinin de bir nişanesi ve bir vefa duygusudur aynı zamanda. Çünki, Karadenizlinin bir danası(buzak) olduğunda daha doğduğu anda ilk olarak ona bir isim verilir. Ve o hayvan, o isimle büyütülür ve aile bireylerinden biri halini alır.  Yaşar, Gülistan, yadigar,hatun gibi..
Karadeniz’e yolu düşenler rastlamıştır,hele yayla mevsimi ise yollarda veya  belki de fotoğraflardan da görmüş olanlarınız mutlaka olmuştur.Karadeniz’de, kafalarında rengarenk püsküllerle süslenmiş  hayvanlar olur.  Mutlaka merak etmişsinizdir de değil mi? “Neden bu hayvanları böyle süslerler?”, “hayvan bu süslerden ne anlar?”,ya da “gereklimidir hayvanın süslü olması?” gibi aklınıza gelebilir. Ama eğer, siz bir Karadenizli iseniz ve o hayvan, evinizin bir bireyi oluvermişse, evet süslenmesi gerekir, çünkü o hayvanın o evin hiçbir bireyinden farkı yoktur. Öylesine sevilir, öylesine sahiplenilir ve öylesine süslenir işte. Hem yayla yolu derken iki günlük yaya yoldur ve o yolda hem o hayvanların süslemeleri ile uğraşmalar anlatılacak, hangi boncuk hangi katma (iplik) nasıl yapılmış veya nerden alınmış o yolda hep onlar konuşulacak kadınlar arasında, yoksa o uzun yayla yolları başka türlü biter mi?
 Hayvanlar da süsler, yayla yolculuğuna veya bahar ayından itibaren ahırdan dışarı çıktığında hem kem gözlerden korunmak (nazar değmesin)ve hem de kolayca tanınmasını  sağlar. Nazarlık, gerdanlık, burunluk, kaşlık, boynuzluk, zil, Çan ve kelek, hayvan doğmadan önce hazırlanır veya çarşıdan pazardan da alınabilir. Veya daha önceki hayvanlardan kalmış, ahırın bir köşesinde saklanmış, asılmış da olabilir. Ahırdan çıkarılmadan hayvan temizlenir ve kafasına, boynuna, gerdanına takıları takılır ve öylece ahırdan çıkarılır. Hayvandaki süs, bir nevi onu bakan insanın hayvana verdiği önemi, değeri ve saygıyı da gösterir tabi.kimileri, bu yüzden hayvan süsleme de abartıya da kaçmış olabilir. Hayvanın görüş alanlarının sınırlandırılması gibi, püsküllerin gözleri kapayacak şekle dönüşmesi gibi mesela.Fakat, süslenen o ineklerle sizde yolda yürüdüğünüz de anlarsınız süslü hayvanın edasını, olgunluğunu ve üzerine aldığı sanki daha farklı bir sorumluluk bilinciyle hareket ettiğini görürsünüz. Hayvan olması demek ineklerin hiçbir şeyden anlamıyorlar gibi algılanmamalı. 
 Yasemin Yıldız Avdan’ın çevirisi  yazıda;
“İneklerin bilinmeyen yaşamı” başlıklı yazıda;“İnekler de kediler, köpekler ve insanlar gibi türlü türlüdür: Bazısı zeki, bazısı yavaş öğrenen, bazısı cesur ve maceracı, bazısı utangaç ve ürkek, bazısı dost canlısı ve düşünceli, bazısı kabadayı ve sinsidir. Araştırmalara göre, inekler genel olarak olayları uzun süre hatırlayabilen çok akıllı hayvanlardır. Hayvan davranış bilimcileri ineklerin karmaşık yollarla sosyal etkileşimde bulunduklarını, zaman içinde dostluklarını geliştirdiklerini ve bazen de diğer ineklere karşı kin besleyerek onları tehdit ettiklerini keşfettiler.Bu uysal devler ölümün ve hatta sevdiklerinden ayrılmanın yasını tutar ve hatta kayıplarının arkasından gözyaşı dökerler. Anne-buzağı bağı özellikle çok güçlüdür ve buzağılar süt danası veya sığır çiftliklerine satılmak için annelerinden alındıktan sonra, anne ineklerin onları aradıkları ve çılgınca çağırdıklarına dair sayısız belge vardır.” deniyor.
Söz hayvan isimlerinden açılınca aklıma geliverdi. Karadeniz’de Hayvanlara nomal insan isimleri de verilirdi.Yaşar, Adem, Yadigar,Gülistan, Nazlı, nazar,nazlıgül, yaylagül, sarıgül, karagül, Bahçegül,kınalı, bahçecik gibi. Her evde mutlaka büyükbaş hayvanlardan en az iki tane ve yukarısında hayvan bulunurdu.  Ağabeyim bir anısını anlatmıştı. Arife teyzem, büyük teyzemdi. Bir gün bize gelmiş, ağabeyimde sığırları harmanda yayıyormuş, ahıra girmeleri gerektiğinde de bir sığıra “na  yaşar gel yaşar” diye bağırmış. Bu teyzemin ağırına gitmiş tabi. Aradan bir müddet geçmiş, ağabeyim arife teyzemin evine gitmiş. Teyzem, yemek vermek için kedisini çağırmaya başlamış, “gel Osman gel Osman gel, ge sip sip sip sip gee” diyince ağabeyim bozulmuş. Teyzeme, “kedini niye Osman diye çağırıyorsun?” diye sormuş. Teyzemde, “sen sizin sığırı yaşar diye çağırıyordun ya ben de kedimin adını Osman koymuşum, ondan çağırıyorum” diye karşılık vermiş. Ağabeyim, o anda çok bozulduğunu, yüzünün kızardığını, yerin dibine girdiğini ama Arife teyzeme de bir şey söyleyemediğini, ondan sonrada sığıra bir daha “yaşar” demediğini keyifle anlatırken, gülüşüyoruz. Sığıra “yaşar” derken “teyzemin oğlunun adının yaşar olduğunu o ana kadar hiç düşünmemiştim” diye de ekliyor tabi.
Hayvan süsleme geleneği şimdilerde eskisi kadar yaygın olmasa da yine de yer yer Rize, Trabzon, Giresun ve Ordu’nun yaylalarında görülebiliyor. Bu gelenek aslında Trabzon’da çok daha yaygındır, Şalpazarı, Vakfıkebir, Araklı, Sürmene, Maçka, Düzköy, Akçaabat, Yomra, Arsin, Beşikdüzü ve Of’un yayla yollarında süslü hayvanlara rastlamak mümkündür. Süsler, yayla yolculukları boyunca hayvanlarda durur, yaylaya çıkıldığında veya aşağı inildiğinde süslemeler hayvanlardan çözülür ve ahırdaki yerlerini alır, taki tekrar yola çıkılana kadar. 
Araştırdım biraz, Dünya’da  hayvanları süslemek sadece bize ait bir gelenek değilmiş tabi bunu gördüm, mesela “Havasından geçilmeyen inekler ” denilerek Avusturya’nın Salzburg kentinde yaz boyu yaylara kışın çiftlikte yaşayan ineklerinin AP muhabiri Kerstin Joenss..............yazının devamı için tıklayın

13 Ekim 2011 Perşembe

İshakpaşa sarayı'ndan Ağrı dağı görünür mü?


Aklımdadır hep, bizim Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgelerine neden kimse gitmez. Gezi sitelerine baksanız Türkiye dendiğinde hep ya Akdeniz veya Ege veya Marmara Bölgesi’nden ufacık bir dükkan, halıcı veya boncukcuyu yazarlarda bir türlü diğer bölgelere gitmezler. Güya gezicidirler ama Alanya’nın plajı, Çeşme’nin geceleri, Bodrum’un Halikarnas’ı, Fethiye’nin ölüdeniz’i, Antalya’nın kurşunlu, didem ve Manavgat  şelaleri..onlara inat bende  İkinci kez gidiyorum Ağrı, Doğubeyazıt’taki İshakpaşa sarayına. Öyle ya  Dünya’daki ilk merkezi ısıtma sistemine sahip, Selçuklu, Gürcü, Ermeni, İran, Türkistan ve Osmanlı mimarı tarzını yansıtan mozaik bir eser İshak Paşa sarayı.
 Bir önceki gezimiz 2001 yılındaydı ve yolu yapılmamıştı, o nedenle aracımızı sarayın altlarında bir yerde bırakıp, yürüme çıkmıştık. Henüz restorasyonu yapılmamıştı, kapıları açıktı o nedenle de zindanlarına kadar inmiş, gezebilmiştik. İkinci gidişimizde hem yolu vardı ve hem de yol kenarlarında artık restoranları ve dinlenme yerleri de oluşmuş bir turizm merkezi görünümüne kavuşmuştu. Hem zaten gidilebilir olmasının rahatlığı, artık önerilebilecek yer olması anlamına da geliyordu. Şimdi den hem de gözüm kapalı olarak, kesinlikle ölmeden görülmesi gereken yerlerden biri diyebileceğim kadar şiddetle hatta Rizelilerin ifadesi ile haain (şiddetli) önerebileceğim bir yer hem Doğubeyazıt ve hem de tabiî ki İshakpaşa sarayı ve çevresi. Bir yanda Ağrı dağı, bir yanda İshakpaşa sarayı bir yanda da Kürt ulusal destanı "Mem û Zin"’in yazarı Şeyh ,alim, şair Ahmed-i hani ya da  Ehmed Xani (1651- 1707)  Türbesi..


Ta Milattan önce 800’lü yıllarda Urartu döneminden yerleşime açık olan Doğubeyazıt aslında İshakpaşa sarayının olduğu bölgedeymiş ama yıkılmış, yakılmış derken şimdi sadece o saraya 5 kilometre  mesafede kalmış, sanki 5 bin 137 metrelik zirvesi ile  Ağrı dağı’nın adeta gölgesinde Ağrı’nın mütevazi bir ilçesi. Bir çok kaynakta her halde bizim “savaşcı bir millet” olma özelliğimizden(!) olacak, Saray’ın Kartal yuvasını andıran şekilde sanki sırf saldırılara karşı korunsun diye yüksek bir tepeye kondurulduğundan da söz edilse de aslında saray, İpekyolu’nun kontrolünü de amaçlayan bir saray. Topkapı sarayından sonraki en ihtişamlı ve gösterişli İshak Paşa sarayı, Osmanlı İmparatorluğu’nun “duraklama devri” olarak nitelendirilen ve de “lale devri”ni de kapsayan bu örnek mimari eserin yapımına Doğubayazıt Sancakbeyi Çolak Abdi paşa tarafından 1685 yılında başlanıp, 1784 yılında oğlu Çıldır Valisi İshak Paşa(ikinci)  ve torunu Mehmet Paşa tarafından tamamlandığı tüm kaynaklarda belirtiliyor.


Sarayın hemen önündeki levhadaki tarihçesi;
"1685 yılında İshakpaşa'nın babası Çolak Abdi paşa tarafından başlanan saray oğlu ishakpaşa tarafından tamamlanmıştır.1784.7600 metre kare alanı kapsayan binanın oturduğu zemin kayalıktır.Duvarların yüksekliği 12 ile 15 metre arasında değişir.İshak paşa sarayının planında türk sarayları geleneği düşünülmüş  ve bina teşkilatı kimeler şeklinde içiçe iki avlunun çerçevesinde toplamıştır.Birinci avluya ikinci avluyu tonozlu bir geçit bağlar.(10 metre uzunluğundadır).ikinci avlunun dört yanı bina kümeleri ile çevrilidir.sağ tarafta sarayın mabeyni ile selamlık teşkilatının bina kümeleri, bir cami ve camiye bitişik bir türbe yer almaktadır.kesme taşlarla muntazam olarak yapılan binanın görkemli yerlerinden birisi de som çelik kaplama kapısıdır.Bu kapı 1917 yılındaki Rus istilası sırasında Moskova’ya taşınmış olup halen Moskova müzesinde bulunmaktadır.(dense de bu som altın kapının aslında Saint Petersburg(Leningrad) kentindeki Dünyaca ünlü Hermitage Müzesi'ndedir)  1685 yılında inşaatına başlanan sarayın kalorifer,kanalizasyon ve su tertibatı bulunmaktadır.sarayın arkasındaki bahçe harem dairesinin  dinlenme yeridir."
“kartal yuvası” benzetmesini yapanlara hak veriyorum tabi, hele şimdiki haliyle. Saray da Selçuklu, Osmanlı, ve Türkistan gibi Ulusal Türk Mimarlık tarzı denmesinin yanında, yabancı kaynaklarda saray mimarisinde Selçuklu ve Osmanlı’nın yanı sıra Gürcü, Ermeni, İran tarzlarından da söz ediliyor. İshak paşa sarayının tamamlanmasından 21 yıl sonra, Fransa’dan Napolyon’un 1805 yılında İran’a ajan olarak gönderdiği ve İshakpaşa sarayı zindanlarından 4-5 ay yatan P. Amedie Jaubert’in seyahatnamesi veya Fransız araştırmacı Charles Texier’in “Description del Armenie la Perse et la Mesopatamie” kitabında anlattıkları bir yana, elbette  Johan Other, Piton Van Tournefort, Eug Bore, Eli Smith, James Brant, Friedrich Parroth J.B Fraser, Carl Ritter, J. Bront, Salih Hayri, Amedee Le Faure, coğrafyacı V. Guinet, R. Baulanger, Yusuf Mahzar, M. Akok, H. Gündoğdu  gibi batılı ve yerli bilim adamı, coğrafyacı, arkeolog, misyoner, mimar, arkeolog, sanat tarihçilerinin ve seyyahların yazdıklarını tenzih ederek kendimce İshakpaşa sarayını anlatmak istedim. 
“Saray”ları biz Topkapı Saray’ı ile öğrenmeye başladık sıradan bir insan için sarayın çok da fazla bir anlamı ve de önemi yok. Nede olsa biz ne sanat tarihçisiyiz, ne mimar ne de arkeolog gibi özel ilgi alanlarında kitaplar yazacak insanlar değiliz ama seyyahların yazdıkları da onları aratmayacak kadar etkileyici güzel yazılar. Hele İshak paşa sarayını okumakla da geziliyor ama yok ben yinede kaç kilometre uzakta olursanız olun gidilince o uzaklıklara değecek ve sizi mutlu edecek bir görmeden söz ediyorum. O saraya gidinceye kadar ne kadar yorgunluğunuz varsa, saraya ulaştığınızda o yorgunluk için “değer be” diyorsunuz. O görkem, o ihtişam, o bilgi, o sanat ister istemez insanı etkiliyor. Hatta bir de o zindanlarının hikayelerinden haberiniz varsa, o zaman gezdiğinizde tüylerinizin diken diken olduğunu hissediyorsunuz. Mahzenlerin de ben öyle oldum.7 bin 600 metrekare alanda kimi yabancı kaynaklarda 366 odası,  bizde ise 116 odası olduğu yazılan camisi, hamamı,haremi,kütüphanesi, zindanları,sukemeri, türbe, aşevi,  toplantı salonları, eğlence yerleri, mahkeme salonu,çeşitli hizmet odaları, oturma odaları, uşak ve seyis odaları, muhafız koğuşları, erzak depoları, cephanelik,her odada  ocak,  dolap  yerleri kanalizasyon sistemi ve merkezi ısıtma sistemi ile bir külliye.. Hiç bir şeyden anlamasanız da insanın etkilenmemesi mümkün değil kısaca, öylesi bir saray. Hani insan bir resim tablosuna bakarda ondan kendince bir şeyler anlar ya, bizde yanımızda herhangi bir rehber olmayınca aynen o saray karşısında öylece kalakaldık. Hele şimdiki mimarileri de gören bir nesil olarak, acaba o eski mimarlar gibi insanlar olmak çok mu kötüdür diye de düşünmeden edemedik.


Saray, Ağrı dağını görüyor mu?
Çeşitli kaynaklarda da İshakpaşa sarayının neden Ağrı Dağı’nı görmediğine ilişkin efsaneler yer alıyor. ilk gidişimizde Sultan Ahmet Vakfı Başkanı olan İbrahim amcam, Saray’ın çeşmelerinin musluklarının altın olduğunu ve  24 saat süt akıtıldığını belirttikten sonra, “Ağrı dağı, Saray’ı kıskanmasın” diye Saray’ın ağrı Dağı’nı göremeyecek şekilde yapıldığını söylediğinde, görünmez mi koskoca Ağrı dağı diye düşünüyordum Doğubayazıt’tan hareket ederken . Saray’a çıkana kadar da  Mutlaka görür diye düşündüm ama yanılmışım tabi özellikle de sarayın penceresinden Ağrı Dağı’nı görmek istedim ama olmadı, gözükm...............yazının devamı için tıklayın

Ağrı Bildirgesi ve Nuh'un gemisi

Doğubeyazıt’ta çay içerken akşam olmak üzereydi. Doğubeyazıt’ta mı kalmak lazım yoksa Iğdır’a gidip orada mı kalalım diye düşünürken, her ikisinden de vazgeçip, Ağrı Dağı’nın yamaçlarında yapılan şu temsili Nuh’un gemisine gitmeye karar verdik. Ama karanlık çökmeden bu gemiyi bulmalıydık. Kimseye de sormadık, nasılsa yoldan görürüz diye düşünmüştük. Yola koyulduk, Iğdır’a doğru ama o Sarısu vadisinde bir rüzgar esiyor ki sormayın,toz dumana karışıyor. insanı uçuruyor o derece sert bir rüzgardı. Zaten hız yapmıyoruz ama o rüzgarın sizi savurur gibi yapıyor olması da yetiyor. Rüzgarın hani bir melodisi vardır, ıslık gibi işte o melodi ile yol alırken biraz  da daha da fazlası olabilir mi kaygısı ile ürküyoruz ama çok değil tabi.
 Karabulak’a varmadan yolda duran vatandaşın birini alıyoruz arabaya, ona soruyoruz Nuh’un gemisi maketini. İyi ki de almışız, zaten hava kararmaya yüz tutmuş ve Nuhun gemisi maketi de zaten D 975 karayolu, yani E-99’dan da gözükmüyormuş. Elmagöl’e geçmeden yol dan sağa Korhan yaylası yoluna sapıyoruz, Ağrı dağı’na doğru. 1,5  kilometre sonra da zaten gemiyi görüyoruz. Daha yeni yapıldığı her halinden belli, ahşaplar pırıl pırıl parlıyor. Yanına varıyoruz, uzaktan küçük gözükse de yanına vardığınızda Ağrı dağı heybetinde değil ama o doğada insan eli ile yapılmış bir eseri görünce hele bir de yanında dalgalanan flamaları ile bu dağın yamacına insan elinin değmiş olması duygulandırıyor bizi.kilidi yok, kapısından içeri giriyoruz. Orada yukarıda esen o Rüzgar da yok ama soğuk vardı, geminin maketinin içinde ısınıyoruz.Geminin içinde ağaç kokusundan başka hiç bir şey yok. İnsanlar bir eser yapmışlar, ıssız bir dağ başında diyorsunuz ama sadece bu kadar mı?

Veya amaçları neydi? Değil mi? İşin o kısmını ben bu kameti yapanların sitesinden alıyorum;
“Ağrı Dağı’nda deniz seviyesinden 2,500 metre yükseklikte yeni Nuh’un Gemisi’nin yapım çalışmaları çoktan başladı. 10 metreye 4 metre uzunlugundaki gemi, dünya liderlerine sonuçları ağır olacak iklim felaketlerine karşı vaktimiz kalmadığı konusunda uyarıda bulunmak için Greenpeace tarafından inşa ediliyor. Greenpeace Akdeniz Enerji Uzmanı Hilal Atıcı “İklim değişikliğinin sellere, kuraklığa, sulak ve ekilebilir alanların tükenmesine, hastalıklara, savaşa, kitlesel göçlere, insanoğlunun Nuh’un zamanından beri görmediği acılara ve ölüme yol açacağından artık şüphe duyulmuyor. Gezegenimizin doğal koşulları geri döndürülemez bir şekilde değişecek. Siyasi liderlerin ise bu konuda ciddi sorumluluğu bulunuyor.”


Geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler’in bilimsel kuruluşu olan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC ) yayınladığı raporda felaketi doğruladı ve başa çıkmak için yapılması gerekenleri gösterdi: 2050 yılına kadar küresel sera gazı salımları yarıya indirilmeli. G8 ülkelerinin ise  salımlarını 2020 yılına kadar 1990 seviyelerine göre ortalama yüzde 30, 2050 yılına  kadar ise %80 azaltmaları gerekmektedir. Greenpeace’in yayınladığı Enerji Devrimi raporu ise hükümetlerin hemen harekete geçmesi halinde IPCC’nin yapılması gerektiğini belirttiği bu değişikliklerin ekonomik kalkınmaya zarar vermeden nasıl yapılacağını gösteriyor. 
Greenpeace Almanya’dan Andree Böhling ise, “Heiligendamm’da yapılacak olan G8 zirvesinde iklimi koruma konusunda bir çok konuşma yapılacak, fakat bu konuşmaların arkasından Greenpeace’in koyduğu indirim hedeflerine ulaşmak için uygulamaya geçmek gerekiyor. Aksi takdirde G8 zirvesi iklim değişikliğinden sadece bahsetmekle yetinecek ve tarihi bir fırsat daha kaçacak. Başbakan Angela Merkel’in G8’in ev sahibi olarak özel bir rolü olmalı ve Almanya,  2020’ye kadar %40’lık bir indirime gitme hedefini koyarak örnek ülke olmalıdır” dedi.


Nuh’un gemisinin hem aslına, hem de Greenpeace’in yaptığı modeline evsahipliği yapan Türkiye’de ise iklim değişikliğinin ciddiye alınmadığını belirten Hilal Atıcı şöyle devam etti:  “OECD ülkeleri içerisinde sera gazı salımları en hızlı artan ülke Türkiye ve gelişme adına endüstrileşmiş ülkelerin düştüğü hatalar tekrarlanarak tipik bir gelişmekte olan ülke örneği sergileniyor. Hepimiz Türkiye’nin ilk adımları olarak sera gazı salımlarının artışını durdurması ve Kyoto protokolünü imzalayarak tarihi sorumluluğunu kabul etmesi gerekiyor. Kömür ve nükleer gibi ölümcül ve kirli enerjilere yatırım teşvikleri verilmesini hemen durdurmalıyız. İnsanlarımızın hayatları tehlikedeyken bekleme gibi bir lüksümüz yok.”
Durumun aciliyetini göstermek isteyen Greenpeace, Nuh’un gemisinin bir benzerini Ağrı Dağı’na inşa ediyor. Gemi, bir insanın kendisini, sevdiklerini ve bütün canlıları yaklaşmakta olan iklim değişikliğinin sebep olacağı yıkımdan kurtarmak için aldığı sorumluluğu simgeliyor.
40 attan oluşan bir kervan oniki metreküplük keresteleri geminin omurgasının inşa edilmeye başlandığı 2.500 metre yüksekliğe taşıdılar. Önümüzdeki haftalarda Alman ve Türklerden oluşan 20 kişilik bir marangoz grubu geminin yapımını bitirecek. Gemi daha sonra bir dağ kulübesi olarak da kullanılmak üzere 31 Mayıs 2007 tarihinde yapılacak açılışla Iğdır ilçesi yetkililerine teslim edilecek. Törenin bir gün öncesinde ise tırmanışcılar 5.137 metrelik Ağrı dağının zirvesinde dünyanın bütün liderlerini iklimi korumak için harekete geçmeye çağıracak”.


 Iğdır’ın Korhan yaylası’ndaki Nuh’un gemisi maketi, Greenpeace adlı çevreci örgütün "küresel ısınma"ya dikkat çekmek amacıyla için Türk, Alman ve Avustralyalı gönüllülerden oluşan 20 kişilik marangoz ekibince  2007’nin Mayıs ayında yapılmıştı.ve Okan Bayülgen’in okuduğu “Ağrı Bildirgesi” ile 31 Mayıs 2007 de açılmış oldu. Şimdi..............yazının devamı için tıklayın 

Birkaç Guguvak öyküsü



Guguvak..çocukluğumuzdan  bildiğimiz, şapkasını Fes’e benzettiğimiz ve yerden biten bir şeydi. Bize sıkı sıkıya tembihlenirdi, “sakın kendi bulduğunuz guguvağı yemeyin” diye.. bizde ona uyardık ama  yayla yolunda veya yaylalarda gezerken rastladığımız guguvakları da alır, eve gider ve dedeme, neneme veya annemize sorar, eğer yenen türdense öylece yiyebilirdik. Yenmeyecek türlere genelde, yenmesin diyedir belki de ,”zehirli”  yerine  “köpek işemesi” denirdi.Çocukluktan aklımızda Guguvak yani mantarlarla ilgili kalan bilgi sadece bu kadardı. Zehirli olanlara , “köpek işemesi” denmesi de, bizi onlardan uzak tutmak için, “iğrenç”lik ifade eden deyim yerine geçmesiyle onlardan uzak dururduk.
Bizim Guguvak olarak bildiğimiz aslında yenilebilir doğal ortamlarda sisli ve rutubetli alanlarda, yağmur veya çiseden hemen sonra birden bire yetişen mantarlardı. Büyükçe bir guguvağı, Maçka'da ormanın bittiği bir noktada buldum, otların arasında..tamda mangal için yayla yolundayken..aldım, götürdüm.Büyükçe bir mangalda üzerine hafif tuz dökecek ve pişirecek, belki de et bile yemeyecektim, o kadar müthiş bir guguvaktı.Bir yandan et siparişimiz hazırlanırken, kasabın içinde  Mantardan iyi anlayan yöre sakinlerine  sordum, "yenir" dediler. Bir başkası, “yenir ama kurtlanmış, atun oni” dedi. Bir diğeri de, “la pirakun, adam ölecekta derdi sizi mi almış, bırakın yesun, garişmayin ona” diyende oldu. Başkaları da var tabi orada, “nerde buldunuz oni” diyor, sanki bu yıl hiç guguvak görmemiş gibi, belli ki çok seviyor. benim de kanaatim yenilebilir olduğu yönüneydi ve deneyecektim. Çünkü, ben o zamana kadar öylesine büyük guguvak görmemiştim.şöyle tuz döküp, iyi közlü bir mangalda pişmesini seyredecek sonrada tadacaktım. kırdım ortasından ikiye..çok küçükçe kurtlar vardı, kurtları görünce iştahım daha da kabardı!
Yirmi yıl kadar önce Araklı’nın Guguda olarak nam salmış Halilli köyünde kocası gurbette olan 35 yaşlarında bir kadın, 5 çocuğuna yedirmişti topladıkları mantarları ama zehirlenmiş çocukları ile birlikte KTÜ Tıp Fakültesi’nde tedavi altına alınmışlardı ama tabi onlardan bir tek çocuk kurtulabilmişti, o da yemeğe mızmızı olan ve belli ki o yemekten yememiş olmasıydı onu kurtaran. Diğerleri hep vefat etmişlerdi. Onları görmüş, haberini yapmıştık ama her guguvak görüşümde hala onları ürpererek hatırlarım. Fakat, tüm o hatırlamalarıma rağmen yinede bu bulduğum Guguvak, Şemsiye Mantarı’ydı. Bir yerde okumuştum, yanılmıyorsam “mantar kurtlu ise yenilebilir türdendir. zehirli mantarlarda kurt olmaz” diye.. bu bana da mantıklı gelmişti. Öyle ya ona da güveniyordum ama olmadı. birlikte gittiğim arkadaşlarım, "zehirlenir, bir de hastahaneler de uğraşmayalım, günümüz zehir olmasın" diye düşünerek benden  fotoğraf çekilme bahanesi ile  elimdeki mantarı alıp, orada büyük bir gayretle çiğneyip ezdiler, sonrada üzerinde tepindiler.çok üzüldüm.iyi ki bir kaç fotoğrafını çekmişim, tek tesellim onlar oldu.
 
Bir başka Mantara daha üzülmüştüm, o da Bayburt’un Kırkpınar köy yolunda kavaklıkların olduğu bölgedeydi. Kesilmiş kavak ağaçlarının kök kısmında kocaman kocaman mantarları görünce, topladık biraz. Ama oradaki mantarların tamamını toplasak belki 20 kişiyi doyuracak kadar mantar vardı. Birkaç tane aldık. kardeşim “bunlar yenilebilir cinstendir” dedi ve çığ olarak orada tadına da baktık. Bir şey olmamıştı ama o dev gibi olanını, güya bu işten iyi anlayan birilerini bulup, onlara danışıp öyle yemeyi düşünüyordum ama o da olmadı. O mantarı elimde gören bir arkadaşım, “ver biz onu yeriz” diyince ona verdim ama o da yiyememiş korkusundan meğer..,


Karadeniz yaylalarında bir çok çeşidi var mantarın ve ekonomik olarak değerlendirenler yok değil. Maçka’nın Lişer yaylasına giderken karşılaştığımız İstanbul’da ilköğretimde okuyan Fatih Alan adlı bir çocuk, yaz mevsiminde babaannesi ile yaylada yenilebilir mantarın bir çeşidini toplayı, bunları satıp okul harçlığını çıkardığını söylemişti mesela ama ona bile “aman ha, zehirli toplama” diye de tembihlemiştik. Evet, yayla yollarında çok çeşidi var ve bilmeyen insanlar için oldukça tehlikeli bu Guguvak merakı. Mesela yine Zuvas yaylasında Guguvak evelekleri denebilecek bölgeler bile vardır. Cameş cormalarının kenarlarında olan evelikleri, teyzemin oğlu İslam iyi bilir ve o çanta çanta toplar, bunlardan bizde ailece nasipleniriz.
Aslında Mantar diyip geçiyoruz ama mesela,
Wikipedia’nın “mantar” sayfasında konunun ciddiyetini ifade eden şu not vardır, “Önemli Uyarı: Vikipedi mantar maddeleri sadece bilgilendirme amaçlıdır. Buradaki bilgileri kullanarak mantar toplamayın. Zehirli ve yenilebilen mantarları birbirinden ayırt etmek bazen çok zor olduğundan yabani mantarlar sadece uzmanlar tarafından toplanmalıdır.”


Wikipedi'den bakıldığında, "Halk arasında Küf mantarı, Pas mantarı, Rastık mantarı, Maya mantarı, Mildiyö mantarı, Şapkalı mantar, kav mantarı, Puf mantarı gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar (Fungi) alemi içersinde incelenirler. Latince Fungi mantarlar, Fungus ise mantar anlamındadır.Dünyanın her yerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki deği.................yazının devamı için tıklayın

16 Eylül 2011 Cuma

Yaylalar, tatil köylerine mi dönüyor?



Son yıllarda Karadeniz yaylalarının ünü yayılıp da İran, Azerbaycan, Gürcistan, Dubai veya Suudi Arabistan'dan da bölgemiz yaylalarına  insanlar akın akın gelirken, biz yerimiz de durur muyuz. Biz de çıkıyoruz sık sık yayla gezilerine tabi. Bir çok yaylanın adına bakmaksızın,  bir sebep bulup gitmeye çalışıyoruz. Bu gezilerimizde elbette daha önceleri de yaylalara çıktığımız arkadaşlarla yayla tekrarlarına da düşüyoruz. Her farklı gidişimiz de her bir yaylanın siluetinin değiştiğini, fiziki görüntüsünün farklılaştığını gözlemliyoruz. Bu farklılaşma, o yaylalarda daha önce gelinip,gidilmiş ve belki ihmal edilmiş Hardama(ahşap çatı kaplaması)ları çürümüş, kaybolmuşken birer kelifken şimdi onların yerlerinde sadece yedi günde tamamlanabilen prefabrik konutların birer mantar gibi dikiliyor olmasından kaynaklanıyor.
 
Hele bir de yaylanız, şimdilerde yol yapım çalışmaları hummalı bir şekilde süren Gümüşhane, Trabzon ve Bayburt’un neredeyse ortasında bulunan Çakırgöl Turizm Merkezi’ne yakınsa, bu yapılaşma yoğunluğunu daha da fazla görebiliyorsunuz. Geleneksel yaylacılık  yerine bu yeni konutlar, bu yeni yaylacıların “yaylacı” olmaktan çok tıpkı Akdeniz ve Ege’deki gibi yaylaları, birer tatil köyü şeklinde kullanacaklarını gösteriyor. Çünkü yeni yapılan yayla evlerinde, yaylacılığın en önemli gerekçelerinden biri olan hayvan besiciliği ve dolayısıyla da süt, tereyağı, peynir gibi ürünlerin elde edilmesini sağlayan hayvanlar için ahırlar bulunmuyor. Sadece tatil amaçlı yapılar olunca da biraz da yöre mimarisi yerine daha çok kentlerdeki binaları çağrıştıran yapılar dikkat çekiyor. 
 
Mesela Gümüşhane’ye bağlı Acısu yaylasının hemen yukarısında bulunan Yeni yayla’da ardı ardına yapılan yeni yayla evleri, birer villayı andırırken, halk arasında Yomralıların yaylası (Kasaboğlu) olarak bilenen ve Camiboğazı yaylası yolu üzerinde bulunan Yaylada da  betonunu attıktan sonra sadece yedi günde 68 metrekarelik bir prefabrik eve 25 bin liraya sahip olabiliyorsunuz. Ancak bu yeni yayla konutlarını tabi öyle her aklına esenin yapması anlamında değil de , o yaylanın çocuğu değilseniz yapamıyorsunuz. Mutlaka o yayla nüfusuna sahip olmanız ve daha önceden aynı yayla ile bağınız olması gerekiyor. Aksi halde size kamu hizmetlerinden sayılan mesela elektrik verilmiyor. O zaman da yayla evinizin yanında varsa bir akarsu, o akarsudan kendiniz elektrik üretip, evinize bağlayabiliyorsunuz.
 
Yeniyayla’da  villa tipi taştan bir ev yapmış olmasına rağmen İsmet Yaren, ulusal enerji hattından elektrik alamayınca bu kez  o evinin aydınlatılması için 6 bin lira harcayarak enerji ihtiyacını amatör bir şekilde de olsa  kontrolsüz enerji üretimi ile kendi santralinden karşılamak zorunda kalmış. Aynı enerjinin kontrol sistemi ile de üretilmesi  elbette biraz daha fazla masraf gerektiriyor.İşte İsmet Yaren'in bu yayla evine verdiği kontrolsüz enerjiyi görmeye gidiyoruz. yanımızda yine o  bir parmak kalınlığında da olsa bölgede akan tüm su kaynaklarının boşa akmaması gerektiğini düşünen  Enver usta'da, buradaki kontrolsüz elektrikte ölçümler yapıyor ve bu enerjinin kontrollü olması halinde voltaj düşüklüklerinin yaşanmayacağını ve tüm elektrikli cihazların çalışabileceğinin artık mümkün olduğunu söylüyor. oradan Acısu yaylasındaki dağ tesislerine geçiyoruz. yol kenarında 5-6 ayrı noktadan akan madensularını geçip, tesise varıyoruz ki tesisin önünde de sürekli boşa akan bir acısu çeşmesini görüyoruz. orada tatlı çeşmesine de "tatlı su" diye levha konmuş, öylesine fazla maden suyu kaynağına sahip ki yayla, tamda adının hakkını veriyor.
 
Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi, Sosyal Bilgiler Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç Dr. Serkan DOĞANAY'in www.insanbilimleri.com daki İşlevsel değişim sürecinde Çakırgöl çevresinde yaylalar ve yaylacılık.” Konulu incelemesinde yayla evlerini  şöyle tanımlıyor;
 “Meskenler bir bölge ve onun egemen kültürü hakkında birçok özelliği ortaya koyar.Kır yerleşmelerini şehirlerden ayıran karakteristik farklılıklardan birisini meskenler oluşturur. Meskenlerin şekillenmesinde doğal ve beşeri faktörler kadar ekonomik faktörlerin de etkisi vardır. Çakırgöl çevresindeki yaylalar, orman üst sınırı üstündeki kuşakta bulunurlar. Bu nedenle geleneksel yayla meskenlerinin yapı malzemesi taştır. Doğu Karadeniz genelinde olduğu gibi inceleme sahamızda da geleneksel yayla evlerine kelif adı verilir .
Taşların üst üste konulması ve üzerinin tahta, çinko vb. çatı örtü gereciyle kapatılarak oluşturulmuş basit kulübeler yayla evlerini meydana getirmektedir. Bu evlerin bitişiğinde taş duvarlarla inşa edilmiş ve hayvanların gecelediği hayvan barınakları da bulunmaktadır. Zira bir kır evini eklentisinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Küçükbaş hayvancılıkla uğraşan ailelerin meskenleri yanında ise ahşap veya taş malzemeyle çevrilmiş ve yörede çevirme olarak adlandırılan ağıl bulunur. Ancak son yıllarda yayla konutlarında önemli bir dönüşümün yaşandığı ve geleneksel yayla konutları olan keliflerin sayısının hızla azaldığı dikkati çekmektedir. Bu nedenle ikametgâh olarak kullanılan kelifler hemen hemen ortadan kalkmıştır. Bunda sosyo-ekonomik değişim, ulaşım ağı ve araçlarının gelişmesi gibi faktörler etkili olmuştur. Bunun yanında refah seviyesinin de yükselmesi, çağdaş yapı gereçlerinin kullanılarak kıyı kuşağındakilere benzeyen meskenlerin yapılmasına zemin hazırlamıştır. Bu meskenler ya altı ahır üstü ikametgâh olmak üzere iki katlı ya da tek katlı ve hemen yanında hayvan barınağı şeklinde yapılmaktadır. Yayla meskenlerinde çatı örtü gereci olarak çinko kullanılmakta ve kışın bol kar yağması nedeniyle çatılar eğimli yapılmaktadır.
 
İklim özellikleri nedeniyle, çatı örtü gereci olarak kiremit çok nadir kullanılmıştır. Araştırma sahasındaki yayla yerleşmelerinde konut sayıları 5 (Mezarlık yaylası) ile 45 (Kurtdere yaylası) arasında değişmektedir. Konut sayılarının fazlalığı bakımından Kurtdere (45 konut), Kasapoğlu (40 konut), Karahava (28 konut) ve Mizit (20 konut) yaylaları başta gelir. Hayvancılık ekonomisinin gittikçe önemini yitirmesi, yaylalardaki konut sayısının azalmasına ve birçok yayla konutunun boş kalmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim geçmişte35 yayla evinin bulunduğu Marandoğlu yaylasında günümüzde 13 konutun işlevselliğini sürdürmesi bu dönüşümün tipik bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ayrıca dikkati çeken bir diğer özellik de yaylacılık mevsimi boyunca bazı yayla konutlarının boş kalmasıdır. Bu durum, hayvancılığın terk edilmesiyle birlikte, birçok insanın rekreasyon amacıyla yaylaya çıkmaya başlamalarıyla açıklanabilir. Özellikle hafta sonlarında bu tür ziyaretlerin yoğunlaştığı gözlenmiştir.
Ancak son yıllarda yayla konutlarında önemli bir dönüşümün yaşandığı ve geleneksel yayla konutları olan keliflerin sayısının hızla azaldığı dikkati çekmektedir. Bu nedenle ikametgâh olarak kullanılan kelifler hemen hemen ortadan kalkmıştır. Bunda sosyo-ekonomik değişim, ulaşım ağı ve araçlarının gelişmesi gibi faktörler etkili olmuştur. Bunun yanında refah seviyesinin de yükselmesi, çağdaş yapı gereçlerinin kullanılarak kıyı kuşağındakilere benzeyen ve çoğunlukla doğal ortamla uyumsuz meskenlerin yapılmasına zemin hazırlamıştır. Bu meskenler ya altı ahır üstü ikametgâh olmak üzere iki katlı ya da tek katlı ve hemen yanında hayvan barınağı şeklinde yapılmaktadır. Yayla meskenlerinde çatı örtü gereci olarak çinko kullanılmakta ve kışın bol kar yağması nedeniyle çatılar eğimli yapılmaktadır. İklim özellikleri nedeniyle, çatı örtü gereci olarak kiremit çok nadir kullanılmıştır.”
Aynı incelemede Doç Dr. Doğanay, Çakırgöl Turizm Merkezi’ne yapılan yol  çalışmaları için “doğal ortama yapacağı olası zararlar açısından endişe vericidir.” diye kaygılarını dile getirirken;................yazının devamı için tıklayın

Hapsiyaş köprüsü'nden Uzungöl'e



Bir hayli zaman olmuştu Uzungöl’e yaz mevsiminde gitmeyeli..önceleri fırsat bulup gidiyorduk ama tabi gitmekten sayılırsa..bizimkisi iş icabı olunca, takipler nedeniyle gittiklerimizi ben gitmekten saymam. Hem zaten tüm görevliler bilir bunu, belli bir görevdeyken gidilmiş yerlere “gittim” denilecek gidişler olmaz onlar. Benimkisi de o hesaptı. Aslında bunu Rahmetli Adnan Kahveci,  eşi ve çocukları ile Uzungöl’de söylemişti.  Bana “işin yoksa, Sumela Manastırı’na birlikte çıkalım, bakanken gitmiştim ama o gidişler bana hiç gitmişlik hissi vermez, vermedi de zaten. Gidelim” gitmiştik.  O zaman bu zamandır düşünürüm ve o zamana kadar  görevli gittiğim bir çok yere gitmediğimi o zaman anlamıştım!Dokuz günlük Ramazan bayramını fırsata dönüştürüp, uzungöl’e çıkanlar öylesine çoktu ki, hani tabirimi mazur görün ama uzungöl doldu taştı tabiri abartı sayılmazdı. Son yıllarda daha çok arap turistlerin varlığından söz ediliyordu, bende merak ediyordum aslında var mı o söylenen kadar. Fakat yoktu, Araplar değil ama yerli turistlerden ben ya Arap göremedim ya da söylenenler abartıydı. Uzungöl, artık eskisi gibi değildi. Bir başka yazımda da söylemiştim, “Karadenizi önce biz gezelim” diye, o “biz” den kastım, Karadeniz insanıydı. Şimdi artık Uzungöl bile bize yabancı oluvermişti. o eski  uzungöl’in Uzungöl olduğu yıllardaki tenhalığın yerini, aşırı araç yığını ve dolayısıyla tıpkı o şehirlerdeki gürültü almıştı. Araçların birbirine yol vermesi bile sorun artık uzungöl’de.
Uzungöl, görmeyenler için gidilmesi gereken bir yer tabi. Fotoğraflarını hayal ederek büyüyenlerden tutun,  fotoğraflarını görünce, “ne mutlu size cennettesiniz” diye iç geçirenlere, gidip de doğasına, manzarasına doymayanların anlatımlarına imrenenlere  kadar hemen herkesi  büyüleyen  uzungöl’e çıkarken, Solaklı vadisinde hemen herkesin dikkatini çeken  Hapsiyaş Köprüsü’nde(Kiremitli köprü) fotoğraf çekmek için duruyoruz. Bu köprü,  ilk olarak 1935 yılında yapılmış ve bir başka örneği de bulunmadığı için 1996 yılında da “Anıtsal eser” olarak tescil edilmiş, 2002 yılında da aslına uygun olarak Trabzon valiliği tarafından restore edilerek bölge turizmine kazandırıldı. Hapsiyaş Köprüsü, sığınaktır aynı zamanda, yağmurlu havalarda o yöre sakinleri için. Köprünün hemen önünde yörenin kestane balı ve çiçek balı satışını yapan tezgahta fiyatları soruyorum. Çiçek balı 30 lira, kestane balı ise 50 lira. Aynı kestane balı Ayder’de 150 lira. Ayder balı diye de adlandırılıyor. Sanırım bu turizm patlaması, bizde fiyatları baya fırlatmış, canlı alabalık, çay ve bal fiyatları bana çok pahalı geldi. Düşüsenize çay yöresindesiniz ve ince bel bir bardak çay bir lira. Oysa kahvelerde çay normalde 40 kuruş. Neyse..

Oradan ayrılıp dedem, babam ve amcamların Çaykara’ya vardıklarında mutlaka ziyaret ettikleri,  ve bölgenin Müslüman olmasına  kaynaklı ettiğini söyledikleri Maraşlı köyündeki Maraşlı Saçaklızade Osman Efendi’nin türbesini ziyaret ediyoruz. Çaykara’nın hemen içinden, kaymakamlık binası önünden direk yukarıya doğru asfalt bir yolla çıkılıyor, oradan da devam edip, uzungöl yoluna zaten varılabiliyor. Hem manzarası ve hem de manevi havası ile Maraşlı Saçaklızade Osman efendi’nin türbesinden ayrılıyoruz. Son çıktığımda hala yolları tamamlanmamıştı Uzungöl’ün ama  artık tamamen asfalt ve yön levhaları da neredeyse eksiksiz yol boyunca. Tahmin ediyorum, hem bayram ve hem de hava güzel olunca Bayramın birinci gününde Uzungöl’ün kalabalık olabileceğini, yanılmamışım. Bir ara sanki İstanbul’da köprü trafiğine takılmışız gibi oluverdik. Araçların birbirlerine yol vermesi bile bir mesele oluverdi neredeyse. Türkiye’nin her yerinden plaka saymak mümkün tabi ama gurbetçilerle de yabancı plakaları da görebiliyoruz. İran plakalı araçlar da yok değil tabi.
Gölün çevresine dönülmüş o set duvarları ilk kez görüyorum, fakat aklıma uzungöl’ün suyunu karşılayan ve ilk kez DSİ tarafından yapıldığında Haldızan deresi üzerindeki bentler için de aynı “çevre kaygısı” dile getirilmişti zamanında ama o kalabalık trafiği gördükten sonra bende çevreci dostlarıma hak vermekten vazgeçtim. O  duvarlara rağmen göle uçan araçlar olmadı mı daha yakın bir zamanda, hem de ölümle sonuçlanan. İyi ki duvarla çevrildi Uzungöl, yoksa maazallah Uzungöl’in çevresini saran ve her birinin adeta birbirine inat “para hırsı” ile yapılmış o karmaşık binalar, göl möl dinlemez orayı da işgal ederdi kısa zamanda. O zaman da ortada Uzungöl diye bir yer kalmazdı zaten. Ellerinde birer cihazla bir zamanlar İstanbul sokaklarındaki  “değnekçi” leri aratmayan park parası kesen görevlileri nin sayısını da abartılı buluyorum. Tek yöndü yol otellerin yoğun olduğu yerde, şimdi bir başka cadde de dönüş için tahsis edilmiş ama ona rağmen çok kalabalık ve Uzungöl’ü bir tatil merkezinden çok  Konya’daki Mevlana türbesine çevirmişler. Durmadan doğruca Haldızan deresinden yukarıya doğru çıkıyoruz. Yukarıdaki bir balık çiftliğinden aldığımız alabalıklarla bir güzel mangal keyfi yapıp, bir yandan da buz gibi Haldızan deresinin sularında serinliyoruz.

Oysa Uzungöl dendiğinde aklıma ilk gelen Dursun Ali İnan’a uğrayıp, bir fotoğrafını çekecektim ve Uzungöl’ü yazarken de onun bir fotoğrafını kullanayım istiyordum ama zamanı.................yazının devamı için tıklayın

Yine Ramazan ve yine Fındık ayı

Aradan  34 yıl geçmiş..Ne ulaşım ne haberleşme ne kentleşme şimdiki gibi değildi..sıcak yaz mevsiminde sabahtan akşama kadar fındık dallarından asılmak, sepet  doldurma yarışı yapmak öyle dile kolaydı. Şimdi onca yıl aradan sonra yeniden Ramazan ayı fındık ayına denk  geliverdi.  Ben o 34 yıl önceki Ramazan ayındaki fındık ayını ve fındık ayından anladığımı anlatacağım, tabi hatırlayabildiğim kadarıyla..Bu yıl fındık geç oldu,iklim değişiklikleri yüzünden her yıl Ağustos ayının ilk haftası başlanan fındık toplanmasına bu yıl ancak üçüncü hafta, yani 15 gün gecikmeli olarak başlanabildi.

Aslında Ramazan ayı, 32 yılda bir aynı zamana denk geliyor. Fındık ayı da bir ay sürüyor. Şimdiki gibi ne fındık toplama makinaları icad olmuş, ne patos denilen fındığı den eden makinalar var, ne fındığı yerden toplayan aletler, tabi ne de ot biçme makinaları yok o zamanlar. Oruçlu olduğumuz bir gün, bizim Keltemel diye adlandırdığımız fındıklıktayız. Dedem sağ o zaman, nenem de sağ tabi. Evdeki yaşlılar, fındık ayında evde yemek pişirme ve ev işlerini, diğer tayfanın tamamı, hani eli fındık tutanlarda çoluk çocuk hep birden inilirdi fındıklığa..
 
Sabah ne kadar erken saatlerde abuskala (Fındıklık- iş yapılan yerin yöresel adı, başlanmış bir iş alanı) inilirse o kadar fazla iş görüleceğinden, evde belli bir disiplin içinde hareket edilirdi. Evin reisi dedem, ne derse işler onun yönlendirmesi ile yürürdü. Fındığa başlanması için mutlaka Devlet’in belirlediği fındık toplama tarihleri dikkate alınırdı ki, fındıkta randıman (kalite) yüksek olsun. Erken toplanan fındıkta haşlanma, buruşukluk olacağı için genel de erken toplanması, bu sorunu oluştururdu tabi. Ve fındığı olmuş ve herkesten önce fındığını bitirmek isteyen bazı aileler vardı ki, gizli gizli fındığa erken başlar, bunu herkesten gizlerlerdi. Öyle ya, devlet erken fındık toplandığı ihbarını alırsa onun da bir cezası vardı.
 
 Mesela bakın Özellikle son yılların en düşük fındık rekoltesinin konuşulduğu bugünlerde, iklimsel değişikliklerden dolayı dallarda henüz olgunlaşmamış fındık karşısında erken hasadın üreticileri zarara uğratacağını söyleyen Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turan Karadeniz, "Üretici hem maddi yönden zarara girecektir, hem de Türk fındığının kalitesini istemese de düşürecektir. Dolayısıyla erken hasat edilen fındık üreticinin zararına olacaktır, üreticilerimiz 15 Ağustos’tan önce bahçeye girmemeli. Aceleyle ve erken toplanan fındıkta hem aflatoksin meydana geliyor, hem de fındık tam anlamıyla iç dolduramadığı için ürünün randımanı düşük oluyor" diye uyarıda bulunuluyor şimdiler de bile..

Öyle evlerde sabah kahvaltısı yapılmadan inilirdi fındıklığa, güneş doğmadan.. herkes eline bir parça ekmek, biraz da Gurut (Suyu süzülmüş ayranla çökelek, minzi karışımının kurutulmuş, yumurtadan büyük hali) alır, onu fındık toplarken bir yandan yer ara sıra da tabi ona taze fındığı katık ederdi. Güneş biraz yükselince, şöyle fındık çuvalları da birer ikişer dolunca kuşluk vakti, abuskaldaki sabah kahvaltısı zamanıdır. Abuskal, işin yapıldığı sahanın genel adıdır ve burada çay demlenir, ev yakınsa evde hazırlanan kahvaltılıklar abuskala indirilir ve topluca sabah kahvaltısı bir piknik havasında yapılırdı. Kahvaltıdan sonra sıkı bir çalışmaya girilir, taki öğle yemek molası ve namazına kadar. Asıl işin yürüdüğü saat bu üç saatlık çalışma zamanıdır. Tabi bu ramazan dışında böyledir. Ramazan ayı olunca, kimse daha hızlı fındık toplamaya teşvik edilmez.
 
Ben bizimkilerin maskotuydum o yıllar tabi..sepetçi de denebilir, türkücüde..yeri gelir, omuzlardan asılan kol sepetlerini boşaltmak için koştururdum, yeri gelir hani eğilmesi zor olan yaşlı fındık temlilerinin yere eğilmesini sağlamak için onların üzerine çıkar, yeri gelir yanımda büyüklerim var demez aklıma gelen türküyü çağırır, moral verirdim fındık toplayanlara..dedem, namaz saatlerine çok itibar ettiğinden, o dönemler şimdiki gibi camilerde hoparlör de olmadığı için bir bakmışsın öğle ezanını, veya ikindi ezanını o çıktığım temlilerin üzerinden okurdum, fındıklıklarda fındık toplayan ve ama ezandan haberdar olmayan konu komşularda sebeplenir, sevabından yararlanmak bana düşerdi. Sesimin güzelliği bir yana amcamlar da dedem de hoşlanırlardı zaten, hem türkülerimden hem verdiğim ezanlardan..Eğer, ezan zamanı değilse de o zaman fındık toplayanları bir nevi gaza getirmek için, yine komşu bahçelerde fındık toplayan akrabalar ve komşular arasında muhabbetin devam etmesi için, “allolum, ho ho ho hoooo” , “yikil, yikilll”, “aha ha ha hooop” gibi naralar atılır, buna yan bahçelerden de karşılıklar gelirdi.
 
Yaşlı ve büyük ağaçlar için yapılan gugar (Gugar Karadeniz bölgesinde özellikle fındık dallarını aşağıya çekmek için kullanılan bir ucu kısa bir ucu uzun çatal şeklinde ağaç dalına verilen isim. Fındık dallarını eğip fındığın rahat toplanabilmesi için kullanılan ucu eğik çubuğa halk arasında verilen ad)ların yere eğemediği fındık temlileri için çocuklar genelde daldan dala gezer, öylece katkı sunardı fındık toplayanlara..yine o yıllar, belki de gübrelemeler olmadığından daha fazla fındık olurdu gibi geliyor bana..fındıktan başka geliri olmayan insanlar, o nedenle de büyük özen gösterirlerdi fındık ağaçlarına ve de ayına..yine yollar yok o zamanlar tabi ve patika yollardan eğer uzaksa fındıklıklar, o zaman eşeklerle fındık çuvallarını taşırdık evlerin başında veya önlerindeki harmanlara..
Fındık ayı aslında bir şenlikti de aynı zamanda..Karadeniz’de gurbette olanlarında toplandığı, köylerde sadece fındık ayına mahsus bakkalların açıldığı, mantar tabancalarının satıldığı, akşamları da fındık harmanlarında nöbetlerin tutulduğu, bu nöbetler sırasında da fındık ayı gecelerinin konu komşu muhabbetleri eksik olmazdı. Bir yıl boyunca göremediğin .............yazının devamı için tıklayın

Geleneklere değil sevgiye odaklandık!


“Bir insanı kırk kişi sever bir kişi alır” diye bir söz vardır hani, “Her seven sevilenin boy aynasıdır. Sevmek sevilenin o aynaya bakmasıdır” der ya  Özdemir Asaf, Gelenek ve göreneklere sanki saygısızlık etmişcesine bir eyleme, bir düğüne adım atıyoruz. Aynı ülkenin insanı ama farklı yörelerin çocuklarının birbirlerini “sevmiş” olmalarına saygımız adına, Geleneklere değil de sevgiye odaklanarak Trabzon’un kızını, Kırşehir’in delikanlısına verdik. Onun hikayesini paylaşayım istedim.
Evlilik, öyle çok basit ve hemen hoppala sıya yapılacak bir olay değil elbette.özellikle yaş, sosyal ve ekonomik denklikler gözetilir. Kız ve erkeğin seçiminde soy ve sülalenin araştırılmasına özen gösterilir. "Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al" , "Kız anadan öğrenir bohça düzmeyi, oğul babadan öğrenir sohbet gezmeyi" sözleri bunun belirtisidir dense de mesela ben bir büyüğümden duymuştum, “kız istersen eğer, o evde ilk önce canlı çiçeklere bak, bakımlı ve diri iseler, çekinme o evin kızını iste” diye. oğlum için kız  istemeye  gidersem (tabi oğlum bana bu işi bırakırsa) o evdeki canlı çiçeklere bakacağım, eğer çiçekler bakımlı ise, sararmamış, solmamış ve çiçeği mutlu görürsem kız ailesi hakkındaki kanaatim olumlu olur. Onun için başkalarına sorma veya araştırma gereği bile duymam!


 
Vikipedi’deki ifadesiyle Gelenek , “bir toplumda, bir toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar.
Gelenek kavramına sosyal bilimlerin farklı alt disiplinlerinin yaklaşımları ile geleneksel toplumların yükledikleri anlamlar arasında hem benzerlikler hem de farklılıklar bulunur. Sosyal bilimler geleneğe toplumların yaşadıkları coğrafya, iklim vb. gibi dışsal koşullara uyum sağlamak amacıyla türetilmiş, beşeri kaynaklı "inşa"lar, "icat"lar olarak bakarken geleneksel toplumlar kendi geleneklerinin kaynağını "mit"sel atalar, kahramanlar ve Tanrı gibi kutsal da görürler. Sosyal bilimlerde daha fenomenolojik bir yaklaşımla gelenekleri salt işlevsel özellikleri yönüyle görüp kökenlerini bu işleve bağlayan açıklamaların yanı sıra, gelenekleri belirli bir anlam bütünlüğünü yansıtan fenomenler olarak değerlendiren yazarlar da vardır. Her ne kadar bu yazarlar da geleneğin kaynağını kutsalda görmemekteyseler de onun sadece işlevsel boyutuna indirgenemeyeceğini iddia etmişlerdir. (bkz. Claude Levi Strauss)Özellikle Avrupa'da aydınlanma çağı sonunda gelişen Tarih anlayışı ve Tarihselcilik perspektifi geçmişe ilişkin (ve günümüzdeki de) her düşünce, anlayış (konsept) ve tavrın kaynağını dönemin diğer olgularının bütünselliği içinde aramak yönünde bir eğilimin gelişmesine yol açmıştır. Aydınlanmanın kaynağı evrimci görüşe kadar giden ilerlemeci tarih perspektifini de geçerli kılan bu perspektif sosyal bilimlerde hakim görüş olarak varlığını sürdürmektedir.


Gelenek üç bağlamda ele alınabilir. ilki geçmiş yaşam biçimlerinin içinde yaşanılan ana taşıdıkları maddi ve manevi değerler bütünüdür. bu sosyolojik anlamda en fazla rağbet gören izahtır. Beşeri düzlemde toplumu tüm dinamikleri ile inşa eden güçtür.ikincisi ise geleneğin özünü teşkil ettiği ifade edilen kutsalla olan ilişkiden dolayı geleneğin zengin ve kutsal değerler içeren köklü yanıdır ki, bu anlamda gelenek ilkinden farklı olarak hem fenomenolojik hem de ilahi bir yön taşır. bu sosyolojik ve beşeri anlamından çok daha farklıdır.


üçüncüsü ise geleneğin postmodernist yaklaşımlarla ele alınmasından kaynaklanan aletsel, işlevsel yani kullanıma açık madde yönüdür. Bu anlamıyla gelenek bir anlamlar birikimidir (deposodur). Kendisinden her bakımdan yararlanmaya açık bir hinterlandtır. bahsettiğimiz yönü geleneğin dışsal-formel yönüdür ki sanat ve edebiyata tesir eden bir başka yön de budur”
Sırf gelenekler ve göreneklere bağlı kalınsın diye mesela, “sanki yakında biri yoktu”, “güya niye şiye (tanıdık bir isim) vermedunuz”, “uzağa kız verilir mi?”, “felancılar(!) istedi, vermedunuz kızı da gidup Kırşehirliyi nerden buldunuz”, “deden, uzağa kız mı vermişti?” “beşik kertmesi değil miydi, ne oldu da olmadı?”lara kulak asmak, iki insanın sevgisine saygısızlık değil midir? “Gönül ferman dinlemez”’i de atlamadan tabi. Evet, Ezoterizm aynı zaman da bu  örf, adet,anane ve mitoloji ile eş anlamlı olmamasına rağmen o alanlardaki derin bilgileri de kapsayan bir ifadedir. Yani gelenekçilik bu. Biz bölgemizde bu geleneksel anlayışı, çoğu zaman araziler bölünmesin diye bir de geniş aile kültürü içinde algılayıp, sürdüre geldik. Ancak, yeni kuşak, gelenek ve göreneklerden, örf ve ananelerden daha çok, mutlu bir yaşamı, kendisi adına  başkalarının görüp, beğenip önermesi yerine sevdiğine kavuşmayı, “Ferhat ve şirin”lik sayıyor. Belki “Leyla ile Mecnun” devrini, günümüzdeki teknoloji ürünleri sayesinde fazla çile çekmeden doğrudan yaşayabiliyor. 

Kızımın gönlünde birinin olduğunu Annem, ağabeyim ve kardeşlerimi bir kenara çekerek, ablamın evinde söylediğinde, hiç tepki vermedim. Biraz da farklı bir inanışım var, ilk anda topu o inanışa, yani tabiatların uyumuna attım. Eğer varsa ki ben bunu tüm sevenler için öneriyorum ve bence nikah memurlarının öncelikli alanı olması gerekir, önüne gelen evliliklere öncelikle tabiat uyumluluğu ilkesine bağlı kalma koşulu getirmeliler. Kalkıp, bile bile  ters tabiatları taşıyan insanların evliliklerine izin vermek, o evliliklerin boşanma ile sonuçlanmasını daha ilk başta kabullenmektir bana göre ve bu sosyal faciadır. Tabiat çatışması olabilecek “sevda”ların mutlaka, kız veya erkek tarafından bir menfaat ve çıkar için istendiği kolaylıkla anlaşılabilir, buna izin verilmemelidir. Bunu resmi nikahları kıyan memurların özellikle bilmesi ve de bu yönde gerekirse bir yasa ile daha başlamamış olan, sakat evliliklerin önüne geçilmelidir. Nitekim, ben kızımı istemeye gelen delikanlı için hiçbir araştırma yaptırmadım, sadece samimiyetini salt o tabiat uyumunda aradım ve farklı kültür ve geleneklere bağlı olsa da onların sevgisine saygımız gereği, gelenek ve görenekleri ikinci plana atarak ailece karar verdik. Nitekim, “İnsan, inandıklarıdır” der Anton Çehov.

Hani, “Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra.” der ya  Mevlâna Celâleddin-i Rûmî. Büyüklerimize saygı adına gösterdiğimiz bağlılık, onları kırmamak adına yaptığımız fedakarlıklardı geleneklerimiz. Oysa zaman hızla değiştiriyor dünya’yı, buna uyumlu olmamak, artık Dünya’ya ayak uydurmamaktan başka anlam kazanmıyor. O nedenle Geleneklere değil, Sevgiye odaklanarak baktık kızımızın evlilik olayına.. “Aşk köprü kurmaktır, insanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar” der Isaac Newton. İşte biz o köprü’nün kuruluşuna el verdik saydık kız vermeyi. “Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki; bir bütün olarak içimize sığmaz. sevdiğimiz insana doğru karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey; kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür. bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebi ise, kendimizden çıktığını fark edemeyişimizdir” Marcel Proust
Farklı illerin çocukları, Trabzon ve Kırşehir’in düğün geleneklerinin tam olarak uygulanamadığı bir düğün olsa da bazı geleneklere yer verilmedi değil. Mesela gelinin eve gelişi sırasındaki testi kırılması olayı da güzeldi. Sağlam bir testi ama içinde de su var. Gelinin göremeyeceği bir yerden saklanmış bir kişi içinde  su bulunan testiyi gelinin ayağının ucuna isabet ettirecek şekilde attı, ilkinde testinin ağzı,ikinci denemede ise tamamı kırıldı ve tabi içindeki su gelinin duvağını ıslattı. (Testiyi bu şekilde isabetli atmak beceri gerektirir ki bunu işi bilen kişiler yapmalıdır). Ayağının ucuna testi düştüğünde gelin biraz korkar, zaten amaçta budur “bu evde adımlarına dikkat et” anlamına gelir. Sonra kaynana, hem gelin ve hem de damadın ağzına birer parmak bal verdi. Ardından Fotoğraflarda bakın iki fakülte bitirmiş ve Ankara'da doğup, büyümüş  damadın bir el hareketi var, annesinin gelenekler adına yaptığı “Güvey gelini koltuğunun altına alarak eve girer. Ev girişinde gelin Kuran-ı Kerim altından ve de sözü dinlensin diye Kaynananın kolunun altından kapıdan geçirilir” hareketine, bir yandan gülüyor, bir yandan da dönüp bakanlara “bu nedir ya” der gibi bakıyor, iyi bakın fotoğrafa. Bu fotoğraf kurmaca değil işte, hayatın gerçeği bu artık. Evet, gelenekler tabiî ki yaşatılmalı ama insanların mutluluklarına gölge düşürebilecekse bunda ısrar etmemek gerekir. Günümüz gençleri, kendilerini yaşama daha hızla hazırlayabiliyor artık. Anne ve babaların çocukları eğittiği devirden, çocukların anne ve babaları eğittiği bir devirdeyiz şimdi. Bunun gururu, kibiri olmaz. Çocuklar artık bilgisayarı bizlerden anne ve babalardan daha güzel kullanabiliyorlar, bizim belki bilgisayar kullanma derslerini çocuklarımızdan almamız gerekir.


Tabi günümüzde yadırganmayacak geleneksel ritüelleri, zamane gençleri yanlış anlamadıktan sonra yapmıyor değiller ama mesela dini ritüellerdeki tekrarlamalar gibi, bir takım inanışlarca ön görülmüş veya hurafeler olarak kalmışlarsa onlara da itibar etmemelerini biz, bize karşı yapılmış hareketler olarak algılamadan değerlendirebilmeliyiz. Elbette gelenek ve görenekler, uygulamalarla sürdürülebilir folklorumuzdur, yaşatmak için elimizden geldiğince uygulamaktan çekinmemeliyiz. Fakat ele güne karşı “mahcup olmamak” adına da günümüz gençlerinin istemedikleri, örf ve ananelerde diretmek onların varlıklarına saygısızlığımız olurdu..............................yazının devamı için tıklayın

Buzağıyı, annesine yalatmadı!


“Günü geçti, hala doğurmadı” diyor ara sıra, derin derin iç çekiyor Mavuş. Ahırda bir sığırı var ve doğum günü geldiği halde hala doğurmamış olmasının sıkıntısı bu. Evinden bir tarafa çıkamıyor, geleni gideniyle bir yere o da gitmek istiyor ama gidemiyor. Henüz doğum yapmamış sığırının gününü doldurmuş olmasına rağmen hala doğurmamış olması, ona ayak bağı oluyor. Bir de torununun düğünü var tabi,”iç çekmek” için bahanesi oldukça fazla aslında.

Sabah kahvaltısından sonra ahırdan bir böğürtü, ardından sık sık ama normalden farklı çıkan bir sığır sesi. Mavuş, fırlıyor kahvaltı sofrasından sessizce, ağrılarından kambur bir halde aksayarak koşar adımlarla yöneliyor ahıra. Ardından gidiyorum. Ahıra girince buzağıyı görüyoruz, annesinin böğürtülerine aldırmadan buzağıyı annesinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Islak teni, parıl parıldıyor dananın. Henüz doğmuş, gözleri açık ama henüz ayağa kalkabilecek güçte (belki de tecrübe) değil. Kalkmak için yelteniyor, bir… iki ... derken başaramıyor. Aklıma fotoğraf makinem geliyor, bir solukta koşturup makinayı alıyorum ve birkaç kare fotoğraf çekiyorum buzağıya.. Belki o an bana kızıyordur ama ben onun o güzelliğine sığınarak, sırf sizlerle de paylaşabilmek adına yapıyorum bunu..Güzel mi güzel bir Kınalı(!)
Karadeniz’de hemen hemen herkesin bir lakabı vardır,  bilinilirliği ismin önündedir. Öylesine yaygındır ki bu durum mesela Mavuş’un ilk oğlu ortaokuldadır ama yatılı okulda. Hafta sonu gelir, daha ilk hafta olduğundan izin almak ister köyüne gitmek için. Müdür yardımcısının yanına gider izin almak için. Müdür yardımcısı, babasının adını sorar, normalde nüfusta “Ali” yazıyordur, ama çocuk, herkesin bildiği “Dursun Ali”yi söyler. Müdür yardımcısı bakar, cevabın bir kısmı var ama tam emin olamaz. Annesinin adını sorar, bu kez de çocuk “Mavuş” der. Müdür yardımcısı, bakar kütüğe ama öyle bir isme rastlayamaz. Müdür yardımcısının önündeki kütükte “Remziye”dir o “Mavuş”.. Birkaç sorudan sonra Müdür yardımcısı çocuğa, “Sen daha annenin adını bilmiyorsun, köye gidince annenden adını da öğren” der ve izni verir. Çocuk köye gider, annesinden nufüs cüzdanını ister, ama annesinin nüfus cüzdanından haberi yoktur. Çocuk annesine, babasından nüfus cüzdanı istemesini söyler. Mavuş, kocasından nüfus cüzdanı ister, koca Mavuş’a, çocuklarını gösterir, “bunlar senin nüfus cüzdanların der” başından savmak için ama çocuklar diretince de anne  “Mavuş” olmaktan çıkar, isminin yazdığı nüfus cüzdanına kavuşur. Araziler bölünmesin diye geçmişte kadınlara nufüs cüzdanları bile çıkarılmazdı, çocuklar da erkek çocuklar okutulduğu için nüfus cüzdanlarına sahip olur, kız çocuklar okutulmadığı için de çok gerekmedikçe nüfus cüzdanları olmazdı(!)


 Mavuş’un Anne-çocuk, ana-yavru ilişkisini bilmeyen yoktur. Ömrü sığır bakmakla geçmiştir, geçmişte mandaları bile vardır. O nedenle belki yüzün üzerinde hayvanların doğumuna tanık olmuş, böylece tecrübeye bağlı bir geleneksel kültürü vardır ama daha yeni buzağı yavrulamış sığırından yavrusunu uzaklaştırmasına, o adını bilmeyen büyük oğlu da küçük oğulları da akıl erdiremez. “bırak anne, biraz yalasın” derlerse de fayda etmez, “yok oğlum yok, sığır danalı olur” der. Sığırın yavruya bağımlılığının fazla olmaması için yapar bunu kendince, çünkü genelde buzağılar erkekse “danacılar” denilen alıcılarca köylerden toplanır buzağılar ve besicilere taşınır. Sığır, daha on-onbeş dakikalık yavrusunu yalayamaz. Mavuş yavru buzağıyı kuru otlarla silerek kurutur. Zaten sığırın da amacı, yavrusunu islaklıktan kurtarmak için onu yalayarak aslında kurutmaktır!.
 Buzağının güzelliğine diyecek yoktur. Hem de dişi bir buzağıdır ki bu süt sığırı olabilir demektir ve “danacı” lara verilmeyeceği anlamına gelir. Genelde Doğu Karadeniz de erkek buzağılar, kesime veya “danacı” lara verilir çünkü. Fotoğrafladığım bu buzağı, bir veterinere gerek duymadan dünyaya gözlerini açmıştır. Zaten yarım saat üzerine de kendi ayakları üzerine kalkmayı başarmış ve annesinin ilk sütünü de Mavuş’ün elinden içmiştir. Oysa yavrular, annelerinin altına salınır diye biliriz, bunu kuzulardan da gözlemişizdir ama Mavuş ona da kendince bir gerekçe uydurmuş, “ben buzağıları annelerinin altına sokmam, onları ben sağar buzağılara ben veririm sütü, annesi ile ayrı düştüklerinde psikolojisi kötü etkilenmesin diye” diyor. 


 Tabi bunlar görüntü olarak belki bizim garibimize gidebiliyor, biz olaya daha duygusal yaklaşabiliyoruz ama Mavuş, böylesi Anne-yavru ilişkilerinde oldukça tecrübeye sahip bilgelikte, duygusallıktan uzak prensipleri uygulayabiliyor. Böylesi bir uygulama ne kadar bilimseldir, doğru mudur, yanlış mıdır diye araştırıyorum. Ve Mavuş’un yeni doğmuş buzağıya davranışının bilimsel yaklaşımlara da ters düşmediğini onun gıyabında öğreniyorum. Sonra buzağıya isim konuyor, önce “kına” densin diyor Torununun kınagecesine rastladığı için  Mavuş’un kocası, bir oğlu buna karşı çıkıyor, “kına” ismi sığıra gitmez, “kınalı” olsun diyor ve buzağının adı Kınalı oluveriyor. Kınalı, ailenin büyük kızına hediye edilmek üzere, anne sütünü bir müddet almak üzere annesiyle bakılıyor.


 Amasya Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği’nin  internet sitesinde “Doğum yapan sığırlar, buzağıları neden yalar?” diye arattığımda çıkan sayfayı sizlerle de paylaşmak istiyorum.


 Doğumdan Sonra Ananın Bakım ve Beslenmesi 


◦Doğum yapmış ineklerin vücutları üzerine yapılacak kuru masajlar çok faydalıdır, böylece hayvanın teri giderilmiş, hayvan sakinleşmiş olur. Bundan sonra anayı bir örtü ile örtmekte faydalıdır. İçecekleri suyun ılık olmasına dikkat edilir. İneklere içerisine arpa, buğday, yulaf unları katılmış ılık tuzlu su vermek faydalıdır. Yeni doğuran dişileri hava ceryanlarından korumak gerekir, ahırlarda karşılıklı kapı ve pencerelerin açık bırakılmamasına özellikle dikkat edilir. Doğum yapan hayvanları özellikle ilk 8-10 gün soğuktan korumalı, sindirilmesi kolay yemler vermelidir. Doğum sırasında kanama meydana gelmişse kanamayı durdurmak için gerekli uygun müdahele yapılmalıdır. Dişinin yorgun ve düşkün olduğu hallerde genel tedavi yanında özellikle iyi beslenmesine dikkat edilmelidir. 
◦İneğin doğumu takiben hemen sağılması sonun düşmesine engel olabileceği gibi, aynı zamanda doğum felcine (Süt humması) neden olabilir. Eğer hayvan yattığı yerden kalkamıyorsa veteriner hekime baş vurmalıdır. Bu nedenle 3-4 gün ineğin sütü tamamen bitecek şekilde sağılmamalıdır. 
◦Doğuran dişi, yavru zarlarını atar atmaz hemen alıp yanından uzaklaştırmalı, bir çukura gömmeli veya yakılmalıdır. Aksi taktirde bütün dişiler yavru zarlarını yemek isterler. Bunun yenilmesi ot yiyen hayvanlar için sindirim bozukluğu meydana getirebilir. 
◦Buzağılayan ineğe, verdiği verime uygun bir besleme (rasyon) uygulanmalıdır. Sindirilmesi kolay, besleyici, kuvveti fazla yemler yedirilmelidir. Tane yemlerin kırılıp çorba halinde verilmesi uygundur. Hayvanların vitamin ihtiyacı (A ve D) iyi kuru ot, yeşil ot, havuç veya silaj gibi yemlerle karşılanır. İneğin süt verimindeki artışı karşılaması için, rasyon enerji ve protein ihtiyacını karşılayacak şekilde hazırlanmalıdır. 
◦Gebe düve ve ineklerin kuru dönemde vücut ağırlığının en az %1'i kadar kaba yem yemesi ve yediği kesif yem miktarının da vücut ağırlığının %1'ini geçmemesi gerekir. 
◦Hayvanın canlı ağırlığı, süt verimi, sütün yağ oranı ve hayvanın sağlık durumu hayvanı ne düzeyde beslememiz konusunda bize fikir verecek en önemli unsurlardır. 
◦Süt inekleri sağım dönemine göre beslenmelidir. İneklerden bir sağım döneminde (laktasyonda) alınan sütün normal şartlarda yaklaşık %45'i ilk 100 günde, %30-35'i ikinci 100 günde, %20-25'i üçüncü 100 günde alınır. 
◦Bütün bunları dikkate alarak; ineklerimize devamlı aynı miktar yem vermek yerine yapacağımız aylık süt verim kontrollerinin de ışığında verimlerine ve verim dönemlerine göre yemleme yapmalıyız.


Doğumdan Sonra Yavrunun Bakım ve Beslenmesi 
◦Yeni doğan buzağılar doğar doğmaz gözlerini açarlar. Bütün evcil hayvanların yavruları anne karnından çıktıklarında ölü gibidirler. Anne karnından çıkar çıkmaz hemen solunuma dikkat etmelidir, çünkü yavruyu anaya bağlayan kan damarları (göbek kordonu) kopar kopmaz solunum zorunlu hale gelir. Yeni doğan buzağı soluk alamıyorsa, kaburgalarının üzerine avuç içi ile birkaç defa kuvvetlice vurulur. Gene soluk alamıyorsa yan yatırılır, kaburgaları üzerine....................yazının devamı için tıklayın